8 Aralık 2018 Cumartesi

Öngörülmedik ardıl etkileriyle Dünyayı şekillendirmiş 6 buluş

Tarihi şekillendiren binlerce buluş var şüphesiz. Ama bunlardan bazıları hedeflenmiş amaçlarının çok ötesinde yarattıkları ardıl etkileri ile dönüm noktası olarak adlandırılmaya hak kazanmışlardır. Şimdi bu öngörülmedik etkileri ile Yeni Dünya Düzenini yaratan bu 6 buluşu sıralamaya çalışalım.


1.Kağıt (MS 105)


 
Ts’ai Lun

Çinli bir haremağası Ts’ai Lun’a borçluyuz kağıdı. Tek amacı ince düz bir yazı yüzeyi yaratmaktı. Papirüse benzeyen bu buluş daha sonra İngilizceye aynı kökenden “paper” olarak dahil olacaktı, ama Avrupaya ulaştığı yaklaşık 1200 yıl sonra. Böylece kayıt altına alma işi hiç olmadığı kadar kolaylaşmıştı. Hem de papirüs gibi sınırlı üretimi olan bir kamış yerine ağaç kabuğundan yapılabiliyordu.

Kendisini saray entrikalarının doruğa çıktığı Han hanedanından Ho-Ti’nin hüküm sürdüğü 1.yüzyılda, yine entrikaların merkezi haremin ağası olarak bulmuştu Ts’ai Lun. Kastrasyon sonrası parlak zekası nedeni ile kısa sürede Shang Fang Si yani alet-edevat ve silah üretim ofisinin başına getirdiğinde yıl 89 idi. O dönemde kayıtların çoğu saf ipek kumaşların üzerinde tutulmaktaydı. Bu durum Lun’un “hanımları” için ayırdığı ipekli kumaşların “gereksiz” israfına neden oluyordu şüphesiz. Lun bu işi daha ucuza helletmenin yolunu bulmalıydı. Karadut ağacı iç kabukları, bambu, kenevir hatta balıkçı ağları gibi malzemeleri su ile karıştırıp döverek elde ettiği kıvamlı karışımı ince tabakalar halinde güneşte kuruttuğunda üzerine gayet kolay yazı yazılabildiğini görmüştü. İpek kumaşlar kurtulmuştu; artık sadece asil hanımlarının vücutlarını süsleyeceklerdi.

Kayıt tutma işi kağıdın icadı ile kudsiyetten çıkacak, topluma yayılacak, kuşaklar ve milletler arası bilgi akışı tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaşacaktı. Aradan bin yıl geçtikten sonraki Marco Polo’nun şaşkınlıkla anlattığı gibi, Çinliler kağıt para basmayı ve mal alışverişinde kullanmayı çoktan öğrenmişlerdi. Avrupa o dönemde para olarak yeni keşfedeceği altın ve gümüş yataklarına muhtaçtı. Ama herhalde Lun’un hiç tahmin edemeyeceği etkisi enflasyonun icadı olacaktı. Kubilay Han’ın ölümünden sonra 13.yüzyıl sonuna kadar o denli çok para basılıp fiyatlar artmıştı ki, 14.yüzyıl başında Moğol yönetimi altındaki Çin’de kağıt para yasaklanmıştı. İlk enflasyon darbesini Moğollar yemişti. Gümüş enflasyonunu değerlendiremeyen Osmanlı’nın yiyeceği darbeye de yaklaşık üç yüz yıl vardı.

Ucuz hammaddesi nedeniyle kitap yazımı hızla artmış ve soylularla din adamlarının tekelinden kurtulmuştu. 4.yüzyıldan 14.yüzyıl sonuna kadar Çindeki kütüphanelerdeki kitap sayıları Avrupa’dakilerin neredeyse dört katı idi. Kağıt sayesinde entellektüel birikim daha önce Akdeniz uygarlıklarının gerisinde kalmış Çin’de hızla yükselmiş, 8.yüzyılda İslam dünyasına ulaşması sonrası 9.yüzyılda Kahire, Bağdat ve Cordoba gibi İslam coğrafyasındaki kentlerdeki kütüphanelerin büyüklüğü Çin’i bile geride bırakmıştı. Abbasi döneminde farklı bir noktaya ulaşan Arap medeniyeti, dört yüzyıl boyunca Akdeniz’deki egemenliğin de temelini oluşturmuştu.

12.yüzyıl ile başlayarak tamamen durgunlaşan Arap düşün dünyası sonrası, pek çok batılı akademisyenin (Ferguson, Morris, Wiesner-Hanks) hemfikir olduğu gibi, Çin 15.yüzyılda medeniyetin en ileri olduğu ülke haline gelecekti.

2.Matbaa (1439)

Her nekadar ilk baskı makineleri Çin’de ortaya çıkmış olsa da, kuyumculuktan gelme Johannes Gutenberg’in hareketli metal hurufat sistemi öncekilerin hepsinden esnek ve ölçeklenebilir yapıdaydı. Kendi ifadesi ile “kalıpların ve harflerin harika bağdaşımı, oranı ve uyumu” broşürlerin kitapların çok daha hızlı basılmasına imkan verecekti.

15.yüzyıl sonlarına gelindiğinde Avrupa’da Rönesans’tan da daha belirleyici bir dinde reform hareketi baş göstermişti. Bu büyük ölçüde hurufat baskı tekniğinin (matbaa) devrimci rolü sayesinde olmuştu. Bu yeni imkanı da en verimli şekilde Martin Luther kullanmış, Latince yerine tüm halkın anlayacağı dilden yayınlarını kolayca kitlelere ulaştırabilmişti. Matbaa beklenmedik şekilde yerel dillerini kullanımını yaygınlaştırıyor, ulusal cereyanları körüklüyordu. Yerel dilde yapılan yayınlardaki patlama, Protestanlığın getirdiği ahlaki çalışma prensipleri ile birleşince özellikle kuzey Avrupa’daki aydınlanma hareketinin temelini oluşturacaktı. “Protestan devrim” başlamıştı. Bir kardinalin özel kuyumcusunun oğlu Johannes, hem hristiyanlığın bölünmesi hem de ulus devletlerin ortaya çıkmasında katalizör görevi üstlenecek bir buluşa imza atmıştı. Yavuz Sultan Selim, acaba bu tehlikeleri öngördüğü için mi matbaayı kökten yasaklamıştı, onu bilmemiz zor.

3.İnka “Messenger” (1400’ler)

Tarihin belki de en faydalı buluşlarından İnka “acil posta servisi”, yine en dramatik sonlardan birisini hazırlayacaktı.

İnka imparatorluğu yaygın ve uzak coğrafyaları arasında o günlere dek en gelişmiş haberleşme sistemini kurmuştu. Şehirler arasında 5 km’de bir kulübeler kurulmuş ve bunlara en iyi koşucular yerleştirilmişti. Bu koşucular aldıkları mesajı bir sonraki kulübedeki koşucuya yaklaşık 10km/saatlik bir hızla ulaştırıyor, mesajı devrettikten sonra diğer koşu başlıyordu. Bu bayrak yarışı ile günde 250 km’lik mesafe katedilebiliyordu. Oysa Avrupa’da ilk posta sistemi ancak 18.yüzyılda Habsburg hanedanı döneminde kurulabilecekti.

Amerika kıtalarının istila döneminde altın ve gümüşe hücum eden Cortez’in askerlerinin en büyük sorunu, derin ormanlık alanlardaki İnka şehirlerini keşfetmelerindeki zorluk idi. Keşfetseler de ateşli silahları ile bile bu yoğun nüfuslu yerleri fethetmeleri mümkün değildi. Machu Picchu gibi önemli bir şehir zaten hiç keşfedilememişti. Ama Cortez’in kendisi bile, en büyük silahının farkında değildi; çiçek hastalığı. Mesaj ileten İnka koşucuları beraberlerinde çiçeği de taşıyorlardı. Cortez vardığında şehirler çoktan hastalıktan kırılmış oluyordu. Kısa sürede Güney Amerika nüfusunun %90’ı Avrupa’dan gelen mikroplarla kırılacak, İspanyollara sadece boşalmış ve güçten düşmüş şehirlere el koymak kalacaktı. Tüm bir kıta o günün “messenger”ı ile istila edilmişti.

4.Cep Saati (1504)

Yerçekimi ile çalışan bilinen ilk mekanik saatler 1335 sonrası kullanıma başlanmıştı. Daha önce sınırlı sabit ölçüm yapabilen suyun seviyesine göre çalışan saatler ve kum saatleri kullanılsa da, en yaygın olanı, zaman aralıklarının mevsime göre değiştiği güneş saatleri idi. Mekanik bir saatin yerçekimi etkisiyle aşağı doğru çekilen ağırlıklarından faydalanılması için saatin dikey konumda kullanılması gerekiyordu. Bu nedenle de ilk mekanik saatler çan kulelerine yapılmıştı. Zaten İngilizce’deki saatin karşılığı olan “clock” sözcüğü de Fransızca’da çan anlamına gelen “cloche“ sözcüğüden türetilmişti.

 
Henlein'ın “Kutu Saati”

Hareketi sağlayan ağırlıkların alternatifi 1470 yılında icat edilen büyük zemberek oldu. Spiral zemberek gevşedikçe hareketi gerçekleştirebiliyordu. 1504 yılında Alman çilingir Peter Henlein büyük zembereğin küçültüldüğünde de çalıştığını farketti. Saati yapması için gereken tek şey tüm mekanizmayı bir kutu içine yerleştirmekti. Böylece dünyadaki ilk “mobil” saat ortaya çıkmış oldu.

Tam bu sıralarda Kristofer Kolomb, “Hindistan”a ulaşmış ve birkaç seferini tamamlamıştı bile. Dünyayı gerçeğin yaklaşık üçte biri büyüklüğünde bir küre olarak hesapladığından gittiği yerin Hindistan olduğunu sanması son derece normaldi. Sekstant vasıtası ile geceleri kutup yıldızını gördüğünüzde bulunduğununuz enlemi hesaplamanız basit geometri işlemidir. Ama henüz boylamı hesaplayacak bir cihaz icat edilmemişti. İlk kez 1530 yılında Hollandalı Gemma Frisius, boylamı bir kronometre ile hesaplayacak yöntemi öneren kişi oldu. Denizciler cep saatinin değerini hızla kavradılar. Ana karalarında (örneğin Greenwich) yıl boyunca güneşin doğuşu, öğlen vakti ve batış saatini kaydettikleri cetveller hazırlamaları yeterli idi. Açık denizde gün doğumunda, tam tepedeyken ya da batımında ceplerindeki saatin cetveldeki süreye olan farkı en azından ana karalarından doğu ya da batı yönünde ne kadar uzakta olduklarını, o gün ne kadar yol aldıklarını hesaplamalarına yetecekti. Çok kısa süre sonra Kolomb’un Hindistan’ının aslında yeni bir kıta olduğu anlaşılmıştı. Keşifler çağı yıldırım hızıyla ilerliyor, bu buluşlara burun kıvıran doğudaki ülkeleri bir çırpıda geride bırakıyordu. Aynı dönemde Çinlilierin deniz yolculuklarında Kolomb’unkilerin üç katı büyüklükte gemilerle ulaşabildikleri en uzak nokta, Malindi (Kenya) sultanlığı olmuştu ki, o da ancak karaya ve bilinen limanlara yakın bir rota takip edilerek. Doğu imparatorlukları ise sadece geçmişleri ile övünmekle yetiniyorlardı. 1793’te Kont Macartney’in elçi olarak gönderildiği Çin’de, aralarında saatler ve planeteryumun da sunulduğu hediyeler, İmparator Xianlong tarafından küçümseme ile karşılanmıştı. Amiral Perry’nin ziyaretine sadece 50 yıl kalmıştı.

Saatçilikteki ilerlemelerin tek öngörülmedik sonucu keşifler değildi. Yepyeni bir fizik doğmak üzereydi. Saat teknolojisindeki değişim artık hız ve ivme hesaplarının yapılmasını mümkün kılmıştı. Örneğin fizik ve geometrinin ataları antik Yunanlılarda hız kavramı gelişmemişti. Zira mevsimlere ve günlere göre aralıkları değişen güneş saatleri ile bu tür hesapları yapmaları mümkün değildi. Sonucunda da hareket yasalarını keşfetmeleri mümkün olmamıştı. Romalılar da Yunanlılardan daha ileri gitmek için merak içinde değillerdi. Ve Newton doğdu. Adını çoğumuzun duymadığı saat imalatçısı Peter Henlein, Newton’a uygun zemini hazırlamıştı. Newton “Başkalarından daha uzaklara bakabiliyorsak, devlerin omuzlarında yükseldiğimiz içindir” derken Henlein’ı kastetmiş miydi bilemiyoruz.

5.Şeker plantasyonları (1500’ler)

Kolomb’un Amerikayı keşfi ile beraber Amerikaların da şeker kamışını keşfi Dünya tarihini kökünden değiştirecekti. Önce Kanarya adaları sonra Antiller ve Brezilya’da şeker kamışı üretimi patladı. Özellikle batı Afrika sahillerine yakın adalarda dev şeker kamışı plantasyonları kuruldu. Ancak, şeker kamışının şekere dönüşüm sürecinin güçlüğü köle düzenini hortlattı. Önce kendi ülkelerinde köleleştirilen Afrikalılar daha sonra Yeni Dünya’da aynı amaçla kullanıldılar. 1600’e gelindiğinde Brezilya Avrupanın en büyük şeker sağlayıcısı olmuştu. Ve en büyük kölelik merkezi. Afrikalı köleler Kanarya adaları ve Antiller üzerinden Brezilyaya götürülüp plantasyonlara satılıyor, oradan elde edilen şeker kuzey Amerika üzerinden Avrupa ve Afrikaya tekrar Rom olarak pazarlanıyordu. Sistem “optimum” verimlilikle çalışmaya başlamıştı! 2000 yıl önce Hindistan’da başlayan üretiminin kat be kat fazlası hem de çok daha ucuza artık mümkündü.

Kalori açısından bakıldığında 1 dönüm şeker kamışı tarlası 12 dönüm buğday tarlasının verdiği enerjiye denk bir ürün verebiliyordu. Daha çok enerji, daha büyük bir savaş gücü anlamına geliyordu. Disiplinli Avrupa ordularının 17.yüzyıldan başlayarak doğu Avrupaya belirgin üstünlük sağlamaları tesadüf değildi. Ne de en büyük düşünürlerin Avrupa’da ortaya çıkmaları. Sonuçta beynin de temel ihtiyacı enerjiydi. 16.yüzyıl başında kişi başı yıllık şeker tüketimi yüksek fiyatları nedeniyle İngiltere’de 1-2 kg mertebesindeyken büyük bir ivmeyle arttı. Bugün ABD’deki 75 kg olan tüketimle karşılaştırıldığında küçük bir başlangıçtı belki ama, bir bitki tarihin akışını tamamen değiştirmişti.

6.Buhar Makinesi (MS 1. yüzyıl - 18. Yüzyıl)

İskenderiye Roma egemenliğine geçmiş olmasına rağmen, radikal Hristiyanların Müze ve Kütüphaneyi yakmalarına daha 4 yüzyıl vardı. Yunalı mühendis Hero da 1.yüzyılda o ortamda çalışıyordu. Uçları birbirine zıt yönleri gösteren iki eğik tüpün yerleştirildiği oyuk bir küre yapmış ve kürenin altında kaynatılan sudan elde edilen buhar kürenin içine verildiğinde tüplerden dışarı çıkarak küreyi döndürüyordu. Heron’un icadı “Aelopile” her ne kadar o dönemde oyuncak olmanın ötesinde bir amaca hizmet etmemiş olsa da entellektüel açıdan bakıldığında, Romalıların ilgisizliği olmasa Yunan biliminin nereye gidebileceğini düşünmek açısından önemliydi. Oysa Heron bu aleti bir arabanın üzerine oturtup aksa bağlamayı hayal etmiş olsaydı endüstri devrimi yüzyıllarca önce başlamış olacaktı.

 ,
Newcomen Buhar Makinası

Buhar gücünün hatırlanması için aradan 16 yüzyıl geçmesi gerekti. 1715 yılında Dartmouth nalburu Thomas Newcomen ilk “işe yarar” buhar makinesini Whitehaven ocaklarındaki suyu boşaltmak için bir emme basma tulumbaya monte edecekti. Çok verimli bir makine değildi; 1 beygir gücü-saat üretim için 20 kg kömür yakması gerekiyordu. James Watt olayı bir kondansatör ekleyerek geliştirdi. Aynı iş sadece yarım kg kömür ile yapılabiliyordu artık. Newcomen’in makinesindeki verimliliğin 50 kat artması için 50 yıl yetmişti. Verimlilik artışıyla gereksinim duyulan yakıt miktarı azalınca “mobil” buhar makinlerinin dönemi de gelmişti. Makine hem kendisini hem yükünü hem de yakıtını taşıyacak kadar verimli olmalıydı. İlk ticari amaçlı buhar gücü ile çalışan gemi -istimbot- 1787 yılında Philadelphia’da John Fitch tarafından hizmete sokuldu. Fitch temel olarak Newcomen’in makinasının ilkelerini kullanıyordu. Çok değil 70 yıl sonra Amiral Perry’nin buharlı gemileri hem Çin hem de Japonya’ya boyun eğdirecekti. Japonya’ya giden sadece 4 istimbotun üzerindeki ateş gücü tüm Japonyanın sahip olduğu ateşli silahların üzerindeydi. Basit bir nalburun emme basma tulumbası, Dünyanın diğer ucundaki mağrur imparatorluklara boyun eğdirmişti. “Yeni Dünya Düzeni” böylece tanımlanmıştı.

Ender Şenkaya

Aralık 2018

Faydalanılan kaynaklar:

Asimov, Isaac - Bilim ve Buluşlar Tarihi

Wiesner-Hanks, Merry E. - Erken Modern Dönemde Avrupa

Ferguson, Niall - Uygarlık Batı ve Ötekiler

Morris, Ian - Why the West Rules - for now

Landels, J.G. - Eski Yunan ve Roma’da Mühendislik